Canavarın Şatosu

- YUP okumayı sevmeyen ama yazmayı seven, tezat bir insandır. - YUP kıldır, olana bitene gıcıktır - YUP'un karşı çıkma hakkı engellenemez - YUP'un dalga geçme hakkı engellenemez - Okuyacaklarınız çoğunlukla hayal mahsulü, azınlıkla hayat mahsulüdür - YUP Matematik teoremleri de dahil olmaz üzere her şeye muhalefet edebilir

Perşembe, Kasım 30, 2006

Büyükadadan Küçük Kareler

Pazar tatil günüdür, yatma günüdür demedim, kendini santa doğaya, ve bilumum entel danterl faaliyete adamış bir insan olarak her şeyden önce içinde yaşadığım topluma sorumluluğum yerine getrimek kaygısıyla – kendim için yaptıysam survivor adasına düşeyim- vurdum kendmi yollara. İstikamet Adalar.

Kargalar kahvaltınlarını yapmadan otobüsle önce kutsal topraklar Kadıköye indim. Kafamda FB şapkası ile diğer Foto meraklılarını ararken vapur geldi. Vapura binerken ansınızn iri kıyım bir arkadaş tam da vapura atlarken bir omuz koydu bana. Az kaldı düşüyotdum sulara ama atletik vücüdum sayesinde bir töekzleme ile attlatıp gemiye bindim. Bu arada bana omuz koyan hafif kel başlı ve siyah pardesülü adamı da fellik fellik arayama başladım. Foto-Guru Ali’ni cebimi çaldırmasıyla siyah padesülü adamı aramayı bırakıp geminin kıç tarafında elinde simitlerle beklemekte olan diğer fotocuları buldum.

Kısa bir tanışma faslından sonra haldır haldır martılara simit atmaya başladık. Kahvaltı yapmamış olan ben o simitleri daha ziyade çayla kendim yemek istesem de doğasever fotosever bir grup içinde bu isteğimin kabul edilmeyeceğini anladım. Ben de hırsımdan verdim fotoyu, verdim fotoyu.


Aşağıda bir adet martı fotosu var. Şimdi bu fotoda amaç kuşun doğallığı, özgürlüğü ile arkadaki demirden çirkin konteyner gemisini beraberce karelemek bir duygu hezeyanı oluşturmaktı. Fakat gördüğünüz üzere başarısızlık diz boyu. Her ne kadar bigisyarda kadraj faciasını gereksiz detayları kesip, ilgili kısmı büyütsem de yine de foto amaçsız kalmış. Olmamış....Olmamış.....



İçim kanağlayarak simitleri martılara yedirirken ekipe bir siyah pardesülü adam olduğunu görünce kıllandım. Bu zat-ı muhtemem forumlarda GS’li olarak tanıdığım Taylan’dan başkası değildi. Kendisi de benim şapkamdan dolayı vapur giriişinde bana omuz atan şahıstı. Yok canım kazara oldu görmedim dese de ben inanmam! Hayatta kanmam! Neyse spor dostluk barıştır deyip konuyu kapattık.


Adada kısa bir çay faslı ve ülke nereye gidiyor, insanlar niye böyle manyak, ne oalcak bu F.Bahçe’nin hali konulu genel tartışmadan sonra kendimizi ola vurduk. Foto-guru Ali önde kalan ekip arkada yürürken bir kişi hariç herkesin harala gürele fotoğraf çektiğini fark ettim. Yusuf bu fotoğraf etkinliğine gelirken fotoğraf makinesini evde unutmuş, kalemim yok silgim yok sınıffta kaldım haberim yok tadında dolaşıyor ve çitlek çitliyordu.

Kendisinin fenerli olduğunu öğrendiğim için çok üstüne gitmedim tabi. Ama Yusuf ısrarla çekirdekleri ekibe dağıtmaya başlayınca herkes manyakça bir içgüdüyle makineleri bırakıp çekirden çitlemeye başladı. Sinir krizi geçirme noktasına gelince çekirdekler bir çöp kutusuna döküp yola devm ettik.

Bu arada Adada ne kadar kedi varsa, Turist insan zengin insandır bize de bir şeyler verirler yiyecek düşüncesiyle çevremizi sardı. Lakin biz sanatçı insanlar olarak maddi zevkleri aşmış kişilerdik. Kedilere yemek vermek yerine onları fotoğraflıyarak sonsuza kadar kayıt altına aldık ki asıl önemli olan da buydu.
Aşağıda işte böyle bir foto var. Zavallı kedi çöpün içinde yiyecek bakarken, duyarsız duygusuz bencil iki insan –üstelik bir tanesi siyah perdesü giyiyor- arkasını dönmüş yürüyor. Bu duyguyu vermek istediğim fotoğrafta da başarız oldum. Kadraj ve odağı düzgün yapamayınca saçma bir fotoğraf çıktı.



Bir diğer aç kedi fotosu da altta. Bomboş sokakta zavallı bir kedi resmetmek istedim ama derinlik falan yine olmamış. Anlatmak istediklerimi anlatamadığım bir fotoğraf daha!!!




Adada kedi yok sadece. Bolca fayton ve at da var. Tabi davrandık makinelere ama ne fayda. Manasız at fotoğrafları çıktı ortaya. Aşağıda bir simetri ve iki renk yakalamak istesem de sadece iki adet at yakalamışım o kadar....




Manasız at fotoğraflarına devam. Bu resimde iki at var, biri güsel diğeri çirkin ve zayıf. Ve tel sanki güsel atın tutsak olduğu imajını veriyordu. Yani öyle olması gerekiyordu. Çektik fotoyu baktık ama anlatmak istenilenden eser yok. İki at var işte, bakınıyorlar.




Ve gün başarısız fotoğraflar ama yeni dostluklarla bitti. Demek ki neymiş? NTV deki o anlar tadında fotoğraflar çekmek bize hayalmiş. Ben en iyisi paparazzi olayım...

Cuma, Ekim 06, 2006

Kahramanlığın Tarifi

Ben süper kahramanlar içinde en çok örümcek adamı severdim. Batman çok fazla aristokrat ve zengindi. Superman ise çok fazla süper. Onlara nedense hiç yakınlık duyamadım. Biri doğuşan zengin öbürü doğuştan süper iki varlık. Ama örümcek adam öyle değildi o da bizim gibi doğmuştu.

Fakir sayılabilecek bir çevreden gelen sıradan bir genç. Sevmiş sevilmemiş. Sonra talih dönmüş onu kahraman yapmış. En arabesk kahramandır örümcek adam ve bu yüzden ben en çok onu severdim.

Hepsininse bir tek ortak yönü var. Ne yazık ki iyi olmaları değil, kostümleri. Benim favorim örümcek adam da yarasa adam da süper adam da yol su elektrik adam da ve bilimum doğa üstü kahramanlar da hepsi istisnasız kostüm giyer. Hepsinin bir maske altında saklanmış ikinci bir kişilikleri vardır. Hepsi gündüz senin benim gibi olur ve hepsi gece kurt adam misali şekil değiştirirler. Süperliğe evrimleşirler. Gündüz silik, ezik, korkak sıradan adamlar kostümlerini giydiler mi ne ordular ne uzaylılar ne teknolojik silahlar onlara karşı duramaz. Samson nasıl gücünü saçından alırsa onlar da güçlerini maskelerinden alırlar.

Halbuki maske iyilere yakışmaz. Banka soyan hırsızlar tanınmamak için takar maskeleri. Maske yüzü gizler. Kötü işlerle uğraşanlar ama yaklanmamak için ama utandıklarından takarlar maskeyi. Alnı açık başı dik adam, allı güllü kostümler içinde neyi gizlemek isteyebilir ki? İşte bu noktada süper kahramanların maskesi düşer. Hiçbiri masum değildir! Hiçbiri özgür değildir! Hiçbiri cesur değildir. Büyük abinin oyuncakları, uşaklarıdır. Ne yazık kı benim örümcek adamım da.

Hiç bir şeyden korkmayan bu adamlar –yerine göre bayan versiyonları da var- niye maske takarlar? Çünkü gizliden gizliye beynimizin arkalaarına bir mesajı fısıldarlar. “Saklan! Sus! Öne çıkma!” Onlar bile kötüler tarafından gerçek kişilikleriyle tanınmaktan korkarlar. Tek zayıf noktası milyon ışık yılı uzaktaki bir gezegenin taşları olan Süpermen, O bile korkar. Hiçbir konvansiyonal silahla yokedilemeyeek kadar mükemmel olmasıyla kahramanlar içinde bile en süperdir. Ama O bile gündüz ezik Klark Kent olarak dolaşır. Çünkü sistem çok güçlüdür. Onu yok etmese bile ailesine sevdiklerine zarar verebilir. Süpermen bile korkar kötülerden. Yarasa Adamlar, örümcek adamlar, hepsi döner dolaşır bize aynı şeyi söyler. “Onları yenemezsin! Biz bile yenemeyiz kendimiz olarak, sen nasıl yeneceksin? Sessiz ol. Saklan!” Ve beklemeyi öğütlerler bize. Kötü bir şeyler gördüğümüzde kafamızı gökyüzüne kaldırıp uçan bir iki kollunun gelip mevzuyu düzeltmesini beklememizi söylerler. Nasıl olsa son anda aristokrat Bruce Wayne şatosundan çıkacak, yarasa uçağına binip olay yerine intikal edecektir. Elindeki pahalı ve teknolojik ekipmanları ile kötüleri bir temiz pataklayıp, köşedeki benzin istasyonundan kredi kartına 5 taksit deposunu doldurup şatosuna dönecektir. Bizler de onu alkışlayacağız. Bizi kurtardığı için. Ve maskesini onun alçakgönlüne bağlayacağız. Halbuki alçak olan gönlü değil ruhudur.

Bizler korku içinde yanlışlıklara müdahale edemeyip bizi kurtaracak harika insanları beklerken yapmamız gereken bir şey daha vardır. Mutluluk oyunu oynamak. Süper kahramanlarla aynı zamanlarda beynimize kazınmış sevimli küçük kız Polyanna’nın öğrettiği gibi. İyi tarafına bak! İyimser ol! Halbuki iyi olmak demek iyimser olmak demek değildir. Sokalarımızdan pislik akarken biz nispeten temiz bir sığınak bulup mutlu olmalıyız. Polyanna, küçük şıllık! O da bir piyondur , kadife yüzlü bir engerek. Süper adamların sözde yiğitliğinin altına cesaret olmadığı gibi Polyanna’nın iyimserliğinde de şükür ve sabır yoktur. Polyanna bize halimize şükretmekten çok halimize alışmayı, kabullenmeyi söyler.

Ve sabrı bize yanlış tanıtır. Sabır bir kabullenme değil bir karşı çıkıştır. Bir direnmedir. Allah’a ya da hayata değildir. Sabır bir vazgeçme de değildir. Sabır doğa üstü kahramanları bekleme azmi de değildir. Susuzluktan kanal kanal çatlamış toprağın, sıcağa direnmesidir. Özünü koruyup ilk yağmurda adam boyu fidanlar fışkırtmasıdır.


İki cihan güneşi şöyle demiş:
“Kötü bir şey gördüğünüzde elinizle düzeltin. Buna gücünüz yetmezse dilinizle söyleyin. Buna da gücünüz yetmezse içinizden buğz edin. İşte bu imanın en düşük derecesidir”
Peki kahramanlığın tarifi nedir? Tarif açık. Yukarıdaki sözde artandan azalana sıralanmış işte.

YUP
Ekim 2006

Cuma, Eylül 29, 2006

Nöbet

İnsana ulan biz de adam diye geziyoruz ortalıkta dedirten olaylar vardır.
Bugün dinlediğim ve akabinde internetten bulduğum yazı işte tam böyle bir olay (Teşekkürler Google)

Iğdırlı Onbaşı Hasan'ın 55 yıllık Mescid-i Aksa nöbeti

İlhan Bardakçı’nın Kudüs’te yaşadığı bir hatıra ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir:
Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy... İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi... Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbsirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.

Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”


Kan mı çekti nedir?


Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba.” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- Aleykümüsselâm oğul...

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

- Kimsin sen, baba? dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden...

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım...

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?

- Elbette, dedim, buyur hele...

Konuştu:

- Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki...

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.

Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi” dersin...

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

Kaynak: Zafer Dergisi. (Sayı: 345)

Merhum Bardakçı, “İlhan Murad” müstearıyla yıllarca Zaman gazetesinde yazılar yazdı. Doğumu: 22 Şubat 1926 Burhaniye; Vefatı: 28 Şubat 2004 Frankfurt)


YILLAR SONRA


Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV’de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk...
Sayı: 173
Bölüm: Hayatın İçinden

Cumartesi, Eylül 23, 2006

Canavar kimdir, nedir?

"Canavar uzun süren uykusundan uyandı. Her uyku gibi bir anlıkmış gibi
kısa geldi. Tozlanmış şatosunu temizledi toplarladı.Uzun uykusunda
gördüğü rüyalarını ikram etmek üzere konuklarına hazırladı. "


Aksi belirtilmedikçe her yazı YUP'a aittir.
- YUP okumayı sevmeyen ama yazmayı seven, tezat bir insandır.
- YUP kıldır, olana bitene gıcıktır
- YUP'un karşı çıkma hakkı engellenemez
- YUP'un dalga geçme hakkı engellenemez
- Okuyacaklarınız çoğunlukla hayal mahsulü, azınlıkla hayat mahsulüdür
- YUP Matematik teoremleri de dahil olmaz üzere her şeye muhalefet edebilir

Neler Var Neler Yok

Bu sayfalarda kimi zaman yoğun bunalım, öfke nefret kimi zaman kara mizah, geyik ve sulu denemeler bulacaksınız.

Vizyon, Konsept
- Aşk, sevda, çiçek böcek yazıları yok.
- Herkesi sevelim onlar da bizi sevsin yazıları yok
- Gelecek için umutlanalım yok
- Nerde nasıl giyinilir, kim nerde ne yapıyor bilgileri yok
- Bugüne kadar bize söylenen, TV'de gösterilen doğrular yok
- Övülene yergi, yerilene övgü var


İçerik
- Mustan Hikayeleri kısmında Mustan isimli bir köylü çocuğunun başından geçen tuhaf olayları anlatan hikayeler bulacaksınız. Yıllar evvel iş olsun diye yazılmış bir hikaye olup son zamanlarda internet ortamında devamını getirelim forumlarında yeniden canlandı. Burda ortak yazılardan ziyade kendi hikayelerimi ekleyeceğim. Olgunlaşırsa ortak hikayeleri de eklerim tabi ki.

- Meczubun Günlüğü kısmında kısa ve nükteli denemeler yazmaya çalışacağım. Her biri birbirinden bağımsız kısa yazılar olacak. ( Kısa < 0.5 sayfa)

- Çırayın Hikayesinde ise fantastik bir dünya yaratmaya çalışıp bu dünya üstünden hikayeler yazmaya çalışacağım. Sadece tek bir hikaye var şu anda. Amaç bağlantılı birden fazla hikaye. Göreceğiz....

- Geyik yazılarda başımdan geçen olayların abartılı ve çoğu zaman geyik -mizahi de denebilir- bir üslupla anlatımları ve mizahi denemeler var. Bakmadan geçmeyin derim!!!

- Bunlara ek günlük fikir deneme yazıları olacak. Henüz eklenmedi.


Şatomda istediğiniz kadar kalabilirsiniz.

Canavar saygılar sunar....